Evliliğin iptali için hak düşürücü süre ne kadardır ?

Defne

New member
Evliliğin İptali İçin Hak Düşürücü Süre Ne Kadardır? Hukuk, Toplumsal Cinsiyet ve Eşitsizlik Üzerinden Bir Forum Tartışması

Evliliğin İptali İçin Hak Düşürücü Süre Ne Kadardır?

Bir evliliğin geçersiz olduğunu ya da evlenme kararının ciddi bir yanılma, aldatma veya korkutma sonucunda gerçekleştiğini fark etmek, çoğu insan için yalnızca hukuki bir mesele değildir. Bazen yıllarca sürdürülen bir hayatın, aile baskısının, ekonomik bağımlılığın, çocukların, toplumsal beklentilerin ve kişinin kendi güvenlik kaygılarının iç içe geçtiği son derece zor bir durumdur. Bu nedenle “evliliğin iptali için ne kadar sürem var?” sorusunu yalnızca kanundaki birkaç cümle üzerinden değerlendirmek, meselenin insan tarafını gözden kaçırabilir.

Türk Medeni Kanunu açısından temel cevap nettir: Nispi butlan sebeplerine dayanan evliliğin iptali davasında, iptal sebebinin öğrenildiği veya korkunun etkisinin ortadan kalktığı tarihten itibaren altı ay, her hâlükârda ise evlenmenin üzerinden beş yıl geçmesiyle dava hakkı düşer. Bu düzenleme Türk Medeni Kanunu'nun 152. maddesinde yer almaktadır.

Ancak bu “altı ay ve beş yıl” ifadesinin arkasında önemli hukuki ve toplumsal ayrıntılar bulunuyor.

Altı Aylık Süre Ne Zaman Başlar?

Türk Medeni Kanunu'nun 148 ila 151. maddelerinde düzenlenen bazı durumlarda eşlerden biri evliliğin iptalini isteyebilir. Bunlar arasında evlenme sırasında geçici olarak ayırt etme gücünden yoksun olma, belirli nitelikte yanılma, aldatma ve korkutma bulunur. Kanunun 152. maddesi bu davalar bakımından hak düşürücü süre öngörür.

Buradaki kritik nokta, altı aylık sürenin her durumda evlenme tarihinden başlamamasıdır.

Örneğin kişi, evliliğe ilişkin iptal sebebini evlendikten sonra öğrenmişse, kanunun öngördüğü altı aylık sürenin başlangıcında bu öğrenme tarihi önem taşır. Korkutma durumunda ise süre, korkunun etkisinin ortadan kalkmasından itibaren değerlendirilir. Bunun yanında evlenmenin üzerinden beş yıl geçmesi, kanunda mutlak bir üst sınır olarak düzenlenmiştir.

Bu nedenle “Evliliğim beş yıl önce gerçekleşti, artık hiçbir şekilde iptal davası açılamaz” demek de her olay bakımından doğru değildir. Öncelikle ileri sürülen hukuki sebebin nispi butlan mı, mutlak butlan mı olduğunun belirlenmesi gerekir.

Her Evliliğin İptalinde Aynı Süre Geçerli Değil

Burada kamuoyunda sık rastlanan bir karışıklık var: “Evliliğin iptali” denildiğinde bütün geçersizlik sebepleri aynı hukuki kategoriye sokulabiliyor.

Oysa TMK m. 152'deki altı aylık ve beş yıllık hak düşürücü süre, kanunun “eşlerin dava hakkı” başlığı altında düzenlenen nispi butlan halleriyle ilgilidir. Buna karşılık mutlak butlan sebeplerinde farklı hükümler söz konusu olabilir. Yargıtay kararlarında da TMK m. 152'deki sürenin mutlak butlan davalarına aynı şekilde uygulanamayacağı belirtilmiştir.

Dolayısıyla somut olayın niteliği bilinmeden “Süreniz kesin olarak dolmuştur” veya “Hâlâ dava açabilirsiniz” demek doğru olmaz.

Bu ayrım özellikle internet üzerinden yapılan hukuki araştırmalarda önem taşıyor. Çünkü kişinin yaşadığı olay ile kanundaki hukuki kavram aynı şey olmayabilir. Bir kişinin “eşim beni aldattı” şeklindeki günlük anlatımı ile TMK m. 150'de düzenlenen hukuki anlamdaki aldatma sebebinin aynı kapsamda değerlendirilmesi zorunlu değildir. Benzer şekilde evlilikte yaşanan her baskı veya aile müdahalesi de otomatik olarak TMK m. 151 anlamında korkutma oluşturmaz.

Peki Toplumsal Cinsiyet Bu Süreleri Neden Önemli Hale Getiriyor?

Kanun metni kadın ve erkek açısından aynı süreleri öngörür. Fakat hukuki eşitlik ile insanların bu haklara fiilen ulaşabilmesi aynı şey değildir.

Kadınların adalete erişimi üzerine yapılan akademik çalışmalar, hukuken eşit hakların bulunmasının tek başına eşit sonuçlar yaratmayabileceğine dikkat çekiyor. Duygu Hatipoğlu Aydın'ın Ankara Barosu Dergisi'nde yayımlanan çalışması, toplumsal cinsiyet, sosyal sınıf ve diğer toplumsal grupların adalete erişim süreçlerinde dikkate alınmasının önemini vurguluyor.

Bunun çok somut bir sonucu var: Altı aylık hak düşürücü süre kağıt üzerinde herkes için aynı olsa da herkes bu altı ayı aynı koşullarda yaşamıyor.

Örneğin ekonomik olarak eşine bağımlı bir kişinin hukuki danışmanlık alabilmesi, güvenli bir konuta çıkabilmesi, belgelerine ulaşabilmesi veya ailesinden destek görebilmesi kolay olmayabilir. Çocukların bakım sorumluluğu da kişinin hukuki süreci başlatma kapasitesini etkileyebilir.

Burada kadınların yaşadığı güçlükleri genelleştirmemek de önemli. Her kadın ekonomik olarak bağımlı değildir; her erkek ekonomik açıdan güçlü değildir. Bazı erkekler de aile baskısı, ekonomik sorunlar, sosyal izolasyon veya şiddet nedeniyle hukuki destek aramakta zorlanabilir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet analizi “kadınlar mağdur, erkekler güçlüdür” gibi basit bir ikiliğe indirgenmemelidir.

Kadının Evlilik İçindeki Konumu ile Hukuki Süre Arasındaki Çelişki

Evlilik, toplumsal olarak yalnızca iki kişinin hukuki birlikteliği değildir. Ailelerin beklentileri, “evliliği kurtarma” düşüncesi, çocukların geleceği, ekonomik düzen, sosyal çevrenin baskısı ve kadınlara yüklenen bakım sorumlulukları karar alma süreçlerini etkileyebilir.

Örneğin bir kadın, evliliğin iptaline ilişkin hukuki sebebi öğrenmiş olsa bile aynı gün avukata başvurabilecek sosyal ve ekonomik imkanlara sahip olmayabilir. “Neden daha önce başvurmadı?” sorusu bu noktada kolay sorulan fakat her zaman adil olmayan bir sorudur.

Kadınların adalete erişimine ilişkin 2023 tarihli bir akademik çalışma da toplumsal cinsiyet kalıplarının ve uygulamadaki engellerin adil yargılanma ve adalete erişim bakımından sorun oluşturabileceğini ortaya koyuyor.

Daha da önemlisi, mesele yalnızca ekonomik kaynaklarla sınırlı değil. Sosyal çevrenin “boşanmış kadın”, “evliliğini sürdüremeyen kadın” veya “ailesini dağıtan kadın” gibi damgalayıcı bakışları, kişinin hukuki kararlarını etkileyebilir.

Bu nedenle hak düşürücü süreleri tartışırken yalnızca “kanun ne diyor?” sorusunu değil, “insanların kanunun tanıdığı hakkı kullanabilmeleri için hangi koşullara sahip olması gerekiyor?” sorusunu da sormak gerekiyor.

Sınıf ve Ekonomik Güç Hukuki Süreci Nasıl Etkileyebilir?

Adalete erişimin önemli boyutlarından biri de ekonomik imkanlardır.

Bir kişinin avukat ücretini karşılayabilmesi, gerekli belgelere ulaşabilmesi, şehir değiştirebilmesi, güvenli bir yerde kalabilmesi veya dava sürecindeki masrafları üstlenebilmesi hukuki hakkın fiilen kullanılmasını kolaylaştırabilir.

Kadriye Bakırcı'nın 2023 tarihli çalışması, kadınların adalete erişimindeki engellerin yalnızca cinsiyetle açıklanamayacağını; sosyo-ekonomik durum, sınıf, dil, etnik köken, medeni durum, yaş, engellilik, yerleşim yeri ve başka faktörlerin birbiriyle kesişebildiğini vurguluyor. Çalışmada adli yardımın bu açıdan önemli bir araç olduğu özellikle ele alınıyor.

Bu durum evliliğin iptali açısından da düşündürücü.

Büyükşehirde yaşayan, hukuki bilgiye internet üzerinden kolayca ulaşabilen ve avukata başvurabilecek ekonomik gücü bulunan biriyle; kırsal bölgede yaşayan, Türkçeyi sınırlı kullanan, ekonomik olarak eşine bağımlı olan veya engellilik nedeniyle adli kurumlara erişimde güçlük yaşayan bir kişinin hukuki süreci aynı şekilde deneyimlemesi beklenemez.

Dolayısıyla “herkesin önünde aynı altı ay var” ifadesi hukuki açıdan doğru olsa bile toplumsal açıdan eksik bir açıklamadır.

Irk, Etnik Köken ve Dil Faktörü Neden Tartışmaya Dahil Edilmeli?

Türkiye'deki aile hukuku tartışmalarında ırk ve etnik köken kavramlarının yanı sıra göçmenlik, dil ve azınlık statüsü gibi faktörlerin de göz önünde bulundurulması gerekir.

Hukuki bir hakkın kullanılabilmesi için yalnızca hakkın kanunda yazılı olması yeterli değildir. Kişinin hakkını anlayabilmesi, doğru bilgiye ulaşabilmesi ve kurumlarla iletişim kurabilmesi gerekir.
 
Üst